‘Satranç’ Kitabının Psikolojik Analizi


Hiçlik insanı maddeye, mekana, zamana, hatta kendisine bile uzaklaştırabilir. Bir insanın normal zamanda asla yıkamayacağı tabularını, canı pahasına koruyacağı kalelerini yıkabilir. Dünyada hiçbir şey insan ruhu üzerinde hiçlik kadar ağır bir baskı uygulayamaz.

Stefan Zweig da bu eserinde Dr. B.’yi böyle bir anda yakalamıştır. New York’tan Buenos Aires’e giden bir gemide başladığını sandığımız bu öykü, bizi bir insanın bilincini yitirebileceği düzeyde bir psikolojik baskıdan son anda sıyrılma serüvenine götürecek. Stefan Zweig eserindeki psikolojik tahlillerini bir zamanların en önemli güç ve zeka gösterisi olan satranç sanatı üzerinden anlatıyor.

Karakterler

Bu uzun öykü, anlatıcının satranç oynayabilmekten başka hiçbir vasfı olmadığı betimlemesiyle bize yansıttığı Mirko Czentovic adlı karakterle başlıyor. İki lafı bir araya getiremeyen, iletişim kurmaktan yoksun Mirko ani bir merak ve ondan beklenmeyen bir performansla dünya şampiyonasına kadar ilerliyor. Ünü yayıldıkça yayılıyor, kısa bir zaman içinde adını dünyanın sayılı satranç profesyonelleri arasına yazdırıyor. Hikaye, dünya şampiyonu Czentovic’in aklını kaybetmeme çabası sırasında tesadüfen satrançla tanışan Dr. B. ve sıradan bir satranç oyuncusu olan anlatıcı üçlüsünün kaderlerinin gemide kesişmesiyle devam ediyor. Satranç konusunda oldukça meraklı diğer bir isim ise McConnor, bir dünya şampiyonuyla aynı gemide bulunduğunu öğrendiğinde heyecanının önüne geçemiyor. McConnor’ın heyecanı ve hırsı yüzünden yalnızca ücret karşılığında oyun oynayan Czentovic’in ücretinin miktarını önemsemeden kabul ediyor. Yenilgisinin ardından pes etmek yerine daha çok hırslanıyor ve tüm mal varlığını o an oyuna bağışlamaya hazır hale geliyor. Birkaç parti sonrasında tam yine kaybetmeye hazırlanırken arkadan gelen yabancı bir ses, yıllardır bu anı bekliyormuşçasına bir an düşünmeden zihnindeki tüm bilgi ve tekniği o dakikada masaya bırakıyor. McConnor adamın dediklerinin kendisinin yapacağı hamlelerden çok daha profesyonel adımlar olduğunu fark ettiği an tereddüt etmeden her söylediğini yapıyor. Bir kişiye karşı simultane oynayan grup ilk kez Czentovic’in karşısında varlık buluyor. Czentovic ise ilk kez dişine göre bir rakip buluyor ve grubu ciddiye almaya başlıyor. Durum herkesi heyecanlandırmakla kalmıyor kazanabilme ihtimalleri onları daha çok hırslandırıyor. Onları bir anda heveslendiren bu yabancıya oynamasını teklif etseler de yıllardır masa başında oynamadığını söyleyen yabancı, anında oradan kaçıyor. Bu işin nedenini merak eden anlatıcı, yabancının peşine düşüyor ve asıl hikaye de burada başlıyor.

Hikaye

Yabancının öncelikle adının Dr. B. olduğunu öğreniyoruz. Daha sonra başından geçenleri şöyle özetliyor. Asıl mesleği avukatlık olan Dr. B., herkesin duyduğu davalarla ilgilenmiyor, imparatorluk üyeleri gibi çok önemli kişilerin mal varlıklarının takibini yürütüyormuş. Yaptığı en önemli görev ise sır saklamakmış. Olaylar, kaoslar, Gestapo’ya gönderilen insanlar ve en önemli bilgileri barındıran özel bir odada saklanarak farklı bir yöntemle pes ettirilmesi amaçlanmış. Bu yöntem başlangıçta yaşamı devam ettirebilmek adına iyi bir seviyede gözüken, kişiye ait bir oda sunuyor. Toplama kamplarındaki işkencelerden dayaklardan uzakta sıcak bir yatak veriyor. Yaşamın fiziksel ortam sağlandığında devam edebileceğini düşünenler için oldukça insancıl duruyor. Oysa ki bu üzerine oldukça düşünülmüş özel yöntem, sorgulanma zamanını bekleyen bu insanları süreç içerisinde tam anlamıyla bir hiçliğin içine bırakıyor. Bu hiçlik, insanın iradesini dışarıdan gelecek fiziksel işkenceden çok daha farklı şekilde çürütmeyi hedefliyor. İçeriden gelen bu baskı, insan beynini tamamen güçsüz ve savunmasız bırakıyor. Zamandan, gün ve geceden soyutluyor. İnsana kendi yüzünü unutturuyor. Yapacak, görecek, duyacak her şeyi insanın elinden ve zihninden alıkoyuyor. Onu tam anlamıyla yalnızlığın kucağına itiyor. Bilincin tüm işlevleriyle sönmeye başlamasından iki hafta sonra sorgular başlıyor. Sorgudaki sorular ise Dr. B.’yi ayrı bir muammaya götürüyor. Sorumluların hangi bilgileri bildiğinden ve hangilerini bilmediğinden habersiz olan adam, onlara fazla bilgi vermekten korktuğu gibi onların bildiklerini de onlardan saklayarak daha suçlu bir duruma düşmekten korkuyor. Fakat bu stresli sorgular, onu sorgu sonrası tekrar terk edileceği hiçlikten çok daha az zorluyor. Görebildiği yüzlerden, konuşabildiği ağızlardan sonra dolap ve kapıyla baş başa kalmak onu daha çok çıldırtıyor. Bildiği her şeyi yeniden hatırlıyor, ezberlerini yüzlerce kez tekrarlıyor fakat artık düşünülecek söylenecek hatırlanacak her şeyini yitiriyor. Alıkonulduğunun ilk zamanlarında bu odada bu raddeye geleceğinden bu kadar habersizken süreç sonrasında bildiği her şeyi kusma sınırına geliyor. Tek kurtuluşun bu olacağının farkına varıyor. Her şeyi itiraf etmeye hazır bir halde sorguya geliyor. O gece tahmin edemeyeceği, dizlerinin bağını çözebilecek bir mucize oluyor. Elinin hemen yanında, görevlinin paltosunda bir kitap fark ediyor. Bütün riskleri göze alarak bilgiye, kelimelere, varlığa susamış şekilde kitabı çalıyor. Odasına getirmeyi başardığı kitap, onu son derece hayal kırıklığına uğratıyor. Onu karşılayacağını düşündüğü hiçbir cümle ve kelimeyi göremiyor. Gördüğü fakat anlam veremediği harfler, kodlar ve sayılar onu çılgına çeviriyor. Çaldığı kitabın bir sürü satranç partisinden oluşan bir kılavuz olduğunu görüyor. Çaresizliğinin son derece farkında olan adam günlerce haftalarca satranç partilerini tüm kurallarıyla önce kareli yatak örtüsünün üzerinde, sakladığı pirinçlere roller vererek ezberliyor. Daha sonra öyle aşina oluyor ki bunların hiçbirine ihtiyacı kalmıyor. Tüm partiler, kurallar, taşlar adamın zihninde yerlerini alıyor. Durum öyle bir hal alıyor ki iki kişilik oyunu, iki farklı kişilik geliştirerek zihninde oynamaya başlıyor. İki tarafa, iki rakibe ayrılıyor. Siyahken beyazlığına, beyazken siyahlığına tahammül edemiyor. Hızlı oynamadığında sabırsızlanıyor, yanlış oynadığında önce üzülüyor sonra muazzam bir haz duyuyor. İki kişilik oyunu ikiye bölünerek bir zihinde oynama olanaksızlığını aylarca deniyor. Korkunç hiçliğe geri dönmemek için katıksız deliliği sonuna kadar devam ettiriyor. Ezberlediği oyunlar tükeniyor. Bu kez ise iki kişiliğini de ortaya koyarak zihninde yeni oyunlar üretmeye başlıyor. Bütün bunlar anlamsız geliyor, ona yapay bir şizofreni, bilinç bölünmesi yaşatıyor. Adam bir sabah gözlerini daha önce görmediği hastanede açıyor. Doktordan akut bir sinir rahatsızlığı geçirdiğini öğreniyor. Biraz doktorun bu yöntemi desteklememesi, biraz da artık olayların durulması sebebiyle ülkeyi terk etmesi şartıyla adam serbest kalıyor.

Beynimizde düzenleyici işlev gören güçler olduğunu ve bunların ruhu rahatsız edici şeyleri kendiliğinden devre dışı bıraktığından bahsediyor. Bahsettiği şey bizi zorlayan olayları, düşünceleri bilinçten uzaklaştırarak bastırmadan farklı bir şey değil. Bu anlattıklarının üzerine neden Czentovic ile karşılaşmak istemediğini anlatıcıya ifade etmiş oluyor. Hep soyut şekilde oynadığı bu oyunu ilk kez bir partnerle, gerçek taşlarla oynayabileceğinden emin değil. Sonrasında oynamaya ikna olan Dr. B. bir şart koşuyor. Yalnızca bir oyun oynayabileceğini söylüyor. Bunu sadece geçmişine bir çizgi çekmek olarak görüyor. Doktorunun da daha fazla oynadığında istenmeyen bir durum yaşanabileceği konusunda onu daha önce uyarmış olduğunu söylüyor. Oyunun tutkusuna kendini tekrar kaptırırsa bilinçten de uzaklaşabileceği hakkında bilgi veriyor. Oyun resmen başlıyor. Czentovic karşısında gerçek bir rakip olduğunun farkında. Hamle süresini maksimumda tutarak karşısındakini bekleterek yıldırmaya ve yormaya çalışıyor. İlk oyunda artık hamlesi kalmayan Czentovic taşları elinin tersiyle itiyor ve onca rakip onca zaman sonra ilk kez kaybediyor. Herkes bu yenilgi karşısında büyük bir sevinç ve haz duyuyor. Dr. B. de bu zafer büyüsüne kapılıyor. Czentovic’in bir parti daha teklifine, oynamaması gerektiği aklına bile gelmeden olumlu yanıt veriyor. İlk oyundaki dozunda heyecanı bu sefer müthiş bir hırsa dönüşüyor. Titriyor ve nöbet geçirir gibi hareketler sergiliyor. Czentovic ise onun bu heyecanı ve sabırsızlığının farkında olduğu halde zamanını sonuna kadar kullanıyor ve süre dolmadan asla hamle yapmıyor. Anlatıcı onun bunu kasti olarak yaptığını fark ediyor ve Dr. B.’yi uyarmaya çalışıyor. Fakat adam onun bu uyarısıyla daha da hırslanıyor. Sabırsızlığı karşısında masaya vurmaya başlıyor, beklenmeyen tepkiler veriyor. Kontrolünü kaybediyor. Şah diye bağırıyor. Fakat grup merakla satranç tahtasına baktığında ortada şah gerektiren bir durum olmadığını görüyor. Kontrolünü kaybettiği sırada anlatıcı Dr. B.’yi kolundan kavrıyor ve bu sıkı kavrayış o nöbet sırasında bile adamı sarsıyor. Anlatıcı esirken yaraladığı zamandan kalan elindeki yara izini gösteriyor ve bu adamın kendini hatırlaması ve kendinden ürpermesine neden oluyor. Oyunu hemen bırakmasını istiyor. Dr. B. grubun affına sığınarak rezalet için özür diliyor. İlk tanıştıklarındaki esrarlı tavırla aniden uzaklaşıyor. Durumu ne grup ne Czentovic kavrayabiliyor. Neden bir daha satranç tahtasına yaklaşmaması gerektiğini yalnızca anlatıcı biliyor. Grup şüphelendikleri bir tehlikeden ucuz yırtmışçasına rahatlıyor. McConnor ise büyük bir hayal kırıklığına uğruyor. Czentovic ise kendinden beklenmeyen yüce bir gönüllülükle Dr. B.’nin yeteneğini kabul ediyor ve hücumunun gayet iyi olduğunu düşünüyor. Neden oyunu bıraktığı hakkında anlatıcı dışında kimsenin bir fikri oluşmuyor.

O dönemdeki uygulanan bu yöntemin, esir alınan Dr. B.’nin de tercih edeceğini söylediği üzere toplama kamplarında insanların fiziksel gücünün sömürülmesi, aç bırakılması ve işkence edilmesinden çok daha ağır sonuçlar doğurabileceğini görüyoruz. Psikolojik, içsel temelli bu baskının kişinin bilincini parçalara bölebileceğini, hiçliğin insanın kendi zihninde bir boşlukta kaybolmasına neden olabileceğini görüyoruz.


Elif Çalışkan


Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.