Savaşın en acımasız yüzü, yıkılan binalar veya istatistiklere yansıyan kayıp rakamları değil; henüz gelişmekte olan bir zihnin “güvenlik” algısının onarılamaz bir biçimde parçalanmasıdır. Filistin coğrafyasında, özellikle de Gazze’de yaşayan çocuklar için savaş, tarih kitaplarında okunan bir “olay” değil; nefes almak gibi sürekliliği olan, kaçınılmaz bir “atmosfer”dir. Bu durum, psikoloji literatüründeki klasik “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” (TSSB) tanımını yetersiz bırakmaktadır. Çünkü burada bir “sonrası” yoktur; travma, kronik ve devam eden bir gerçekliktir (Continuous Traumatic Stress).

Bir çocuğun nörogelişimsel süreci, çevresinden aldığı sinyallere göre şekillenir. Muhtemelen Filistinli bir çocuğun beyni, sürekli tehdit altında olduğu için, enerjisinin büyük kısmını öğrenmeye, oyun oynamaya veya sosyalleşmeye (Prefrontal Korteks işlevleri) değil; hayatta kalmaya, tehlikeyi sezinlemeye ve kaçmaya (Amigdala ve Limbik Sistem aktivasyonu) harcamak zorundadır.

Bu “Toksik Stres” ortamının, gelişmekte olan zihin ve ruh sağlığı üzerinde yarattığı uzun vadeli tahribat, ne yazık ki ateşkes antlaşmalarıyla silinemeyecek kadar derindir:

Hipervijilans ve Sinir Sistemi Disregülasyonu

Sürekli bombardıman ve belirsizlik altında yaşayan çocuklarda, sempatik sinir sistemi “takılı kalır”. Bu çocuklar, sessiz bir ortamda dahi gevşeyemezler. En ufak bir seste, ani harekette veya değişiklikte irkilme (startle response) ve yoğun kaygı tepkisi verirler. Bu durum, yetişkinlikte kronik anksiyete bozukluklarına, uyku problemlerine ve psikosomatik ağrılara (nedeni bulunamayan fiziksel acılar) zemin hazırlar. Beden, savaş bitse bile savaşı yaşamaya devam eder.

“Yıkılmış Dünya” Varsayımı ve Güven Duygusunun Yitimi

Gelişim psikoloğu Erikson’a göre, sağlıklı bir kişiliğin temeli “Temel Güven” duygusudur. Bu duygu, ebeveynlerin çocuğu koruyabileceği inancına dayanır. Ancak Filistin’deki gibi, ebeveynlerin de çaresiz kaldığı, çocuklarını koruyamadığı, hatta gözleri önünde hayatını kaybettiği senaryolarda, çocuğun sadece ebeveynine değil, “dünyanın adil ve güvenli bir yer olduğuna” dair inancı da çöker. Bu “anlamsızlık” hissi, ileride derin depresyon, disosiyasyon (gerçeklikten kopma) ve kişilik bozuklukları riskini dramatik şekilde artırır.

Travmanın Epigenetik Mirası

Belki de en korkutucu olan, bu travmanın sadece şimdiki nesille sınırlı kalmayacağı gerçeğidir. Araştırmalar, yoğun stres ve travmanın gen ifadesini değiştirebildiğini (epigenetik değişiklikler) ve bu biyolojik stres yatkınlığının sonraki nesillere aktarılabildiğini göstermektedir. Filistinli çocuklar, sadece kendi yaşadıkları acıyı değil, ebeveynlerinin ve büyükanne-büyükbabalarının travmatik mirasını da biyolojik ve psikolojik olarak taşımaktadırlar. Bu mirasın savaş sona erse dahi sonraki nesillere aktarılması da muhtemeldir.

Duygusal Küntleşme ve Öğrenilmiş Çaresizlik

Kronik acıya maruz kalmak, bir süre sonra zihnin kendini korumak için “şalteri indirmesine” neden olur. Çocuklar, acı çekmemek için hissetmemeyi öğrenirler. Duygusal küntleşme (numbing), empati yeteneğinin azalmasına ve sosyal bağların zayıflamasına yol açar. Ayrıca, ne yaparlarsa yapsınlar durumu değiştiremeyecekleri inancı (“Öğrenilmiş Çaresizlik”), geleceğe dair tüm motivasyonu ve umudu yok edebilir.

Filistin’de yaşanan insani kriz, sadece binaların yeniden inşasıyla çözülebilecek fiziksel bir yıkım değildir. Karşımızda, sinir sistemleri kronik tehdit algısıyla yeniden kodlanmış, güvenlik algısı yerle bir olmuş bir nesil durmaktadır. Bu çocukların rehabilitasyonu, sadece savaşın bitmesini değil; uzun yıllara yayılacak, travma odaklı, şefkatli ve sistematik bir psikososyal onarım sürecini gerektirmektedir. Galiba biz psikologların, psikoloji biliminin ve insanlığın önündeki ağır sınavlardan biri de budur.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close