Sosyal Psikoloji Işığında “Call Me by Your Name” Filminin Analizi


Filmde: Hikâye

Bu yazımda, İtalya’nın sahil kasabasında geçen bir aşk hikâyesini analiz edeceğim. Film, 1983 yılında geçen Eliot ve Oliver’ın aşk hayatını konu alıyor. Eliot, entelektüel bir ortamda büyümüş ve 17 yaşında olmasına karşın kendisini yetiştirmiş bir gençtir. Oliver ise Amerikalı bir bilim insanı. İtalya’ya Eliot’un profesör olan babasının yanında yaz stajı yapmaya gelir. Böylece tanışırlar ve hikâye başlar.

Filmde: Nasıl Hoşlandılar?

Oliver’ın yaz boyu Eliot’un ailesinin evinde kalmasıyla birlikte geçirdikleri zaman artar. Birlikte havuza girer, voleybol oynarlar. Birbirlerine olan benzerlikleri dikkatlerini çeker. Her ne kadar zıt kutupların birbirini çektiği söylense de bu aslında bir mit. Araştırmacılara göre insanlar, kendi özelliklerini taşıyan, aynı zevklere sahip olan insanlara karşı romantik duygular besleme eğilimindeler. Ayrıca, karakterlerin ikisi de aynı etnik kökene sahip; Yahudiler ve yaşadıkları yerde azınlık durumundalar. Yahudilerin yıllarca insanlık dışı muameleye maruz kaldığını biliyoruz. İlişkinin doğmasında yaşanan ortak acılar ve sorunların da etkileyici bir faktör olduğunu söyleyebiliriz.

Buna ek olarak, Oliver’ın özgüveni ve Eliot’un zekâsı karşılıklı birbirileriyle ilgilenmelerine yol açar. Fakat birini sadece zekâsı veya dış görünüşü için sevemeyiz. Tek başına asla yeterli olmayacaktır. Onların beraber geçirdiği zamanda birbirlerine benzedikleri ve birbirlerini çok iyi anladıkları, aynı paydada buluştukları düşüncesi ikisinin de duygularını güçlendirmiş olmalı. Bana kalırsa, ancak bu şekilde bir ilişki uzun süreli olabilir. Aralarındaki güçlü iletişim ve ortak zevkler beraber geçirdikleri zamanı artırır. Bu da, psikolojide bilinen maruz kalma etkisiyle birlikte ilişkilerine başka bir boyut kazandırmış, birbirlerinden daha çok hoşlanmalarına olanak sağlamıştır.

Filmde: Toplumsal Sorunlar

Aralarındaki çekime rağmen bir birliktelik yaşayamadılar. Çünkü toplumun kurallarına uymazlarsa dışlanacaklarını ve bundan zarar göreceklerini biliyorlardı. Onlarda diğer çoğu LGBTQ bireyi gibi hislerini özgürce yaşamayıp kendilerini baskıladılar ve cinsel yönelimlerini gizlediler. Batıda, böylesine entelektüel bir ortamda ve bireysel bir kültürde yetişmelerine rağmen sosyal normlara karşı gelemeyip, kendi aşklarından vazgeçmeleri filmin konusunu özetlemektedir. Film kolektif bir yapısı olan Türkiye’de çekilmiş olsa daha negatif bir tutumla karşılaşabilirdik. Çünkü bizim gibi toplumlarda başkalarının bizim hakkımızda düşündükleri, toplumun kuralları daha çok önemsenir. Hatta tam bu yüzden Eliot’un partide bir kızla dans ettiğini görüyoruz. Dans ediyor çünkü partinin normu karşı cinste olan biriyle dans etmek, onunla flört etmek. O da akran baskısından korktuğu için buna uyum sağlamak durumunda kalıyor.

Uzun lafın kısası, aşkın cinsiyet, yaş, dil, din tanımadığını görüyoruz. Fakat toplumun aşka ve cinselliğe bakışı ve sonucunda bize yansıttıkları üzücü olabiliyor.


İpeknur Akbulut


Bir cevap yazın