Ruhların Enkazını Kaldırmak


24 Ocak Cuma günü Elazığ Sivrice’deki 6,8 büyüklüğündeki deprem tüm Türkiye’yi endişelendirdi. Depremin ardından diğer bütün depremlerde olduğu gibi bu depremde de ulusça hepimizin yüreği kan ağladı. Kimisi evinde dinlenirken, kimi internet kafede, kimi bebeğini emzirirken yakalandı bu felakate. 17 Ağustos 1999 depremi ise tüm Marmara bölgesini uykudayken yakaladı. Pek çok deprem hep böyle habersiz geldi ve aniden yakaladı insanlığı. Ne depremleri yaşayan bölge halkları, ne de dışarıdan bakanlar kontrolü hiçbir zaman sağlayamadı. Kontrolün elimizde olmama gerçeği zihinlerimizde, depremle ilgili en büyük korku temellerini oluşturdu. Bildiğimiz tek bir gerçek var ki, deprem bizi her an yakalayabilir.

Doğanın Gücü

Deprem ve tüm doğal afetler hepimizi doğanın büyük gücü ile yüz yüze bırakır ve yaşamımızı düzenlerken bu olayları arka plana atmamamız gerektiğini hatırlatır. Bireyler bu korkutucu gerçekliği yorumlamada güçlük çekerler. Depremi yaşayan bir birey aniden ve hiç beklemediği bir anda değişen hayatına baktığında, daha çok kısa bir süre önce ailesiyle vakit geçirdiği, hayatını kazandığı mekanların bir kısmının ya da tamamının yıkıldığı, yakınlarının yaralandığı ya da öldüğü gerçeğiyle yüz yüze kalabilir. Çevresinde ki bireylerin şaşkınlığına, kayıplarına, insanların birbirinden beklentilerine ve devam eden artçı sarsıntılara şahit olabilir. Tüm yaşananlar günlük, sıradan olaylar değildir. Korkutucu ve dehşet verici özelliklere sahiptir. Bu sebeple deprem ya da bir doğal afeti yaşayan bireylerin bu sürece hemen uyum sağlayabilmesi ve yaşamlarına bıraktıkları yerden devam edebilmeleri kolay değildir.

Deprem ve Travma

Travmalar, güçlü korku tepkileri ortaya çıkaran, aynı zamanda da bilinçli olarak var olan bir çok varsayım ve inanca hasar veren yaşam olaylarıdır. Travmatik olayın ardından bireylerde ortaya çıkan tepkiler tamamen normaldir ve bunların neler olduğunu bilmek, travmatik olayın psikolojik etkilerinden daha kısa sürede ve daha kolay kurtulmaya sebep olacaktır. Pek çoğumuz deprem sonrasında bu travmaya maruz kalmış bireylerin ilk tepkilerine hem sosyal medya hem de görsel medya aracılığıyla şahit olduk. Kiminin yüz ifadesi olaydan hiç etkilenmemiş gibiydi, oradan oraya koşturup çevredekilere yardım etmeye çalıyordu, kimisi bir köşeye oturmuş ve şaşkın bir ifadeyle olanları izliyordu, kimi ağlıyor kimi ise öfkeliydi. Aslında bu tepkilerin hepsi ilk şok karşısında bireylerin verebileceği normal tepkilerdir.

Depremi birebir yaşayan, ölümle karşı karşıya kalan ya da yakınlarının kaybına şahit olan bireyler, depremin travmatik etkisini daha çok yaşarlarken, medya aracılığıyla da depremin etkisi tüm topluma aktarılmakta ve bu da depremi yaşamayan bireylerin de ruhsal olarak depremden etkilenmesine sebep olmaktadır. Depremi yaşayan bireylerde korku ve endişe hakimdir. İnsanlarda duygusal tepkisizliklere ve donuk yüz ifadelerine rastlamak mümkündür. Düşünce ve davranışları depremin etkisi altındadır ve her an deprem tekrar gerçekleşecekmiş gibi kaygı ve huzursuzluk içerisindedirler. Yaşanmış ve yaşanmakta olan yoğun korku ve stres sebebiyle bedenin çeşitli bölgelerinde bazı rahatsızlık veren belirtiler ortaya çıkar; mide ağrısı, baş ağrısı, göğüs ağrıları, çarpıntı, uyku düzensizlikleri, yeme alışkanlıklarında değişimler gözlenebilir ve ağlama nöbetleriyle sıklıkla karşılaşılabilir. Depremin herhangi bir yönünü çağrıştıran olaylarla karşılaşma durumunda, olayı sanki yeniden yaşıyormuş gibi hissedebilirler. Deprem anında yaşanılanları sürekli anlatma isteği ortaya çıkabilir.

Depremin ardından bazı şikayetlerin ilk dönemlerde olması oldukça normal olarak karşılanabilir. Ancak duygu, düşünce ve davranışlarda görülebilecek değişimlerin depremin ardından geçen zamana rağmen azalmaması ya da depremden haftalar ya da aylar sonra aniden başlaması bireylerde travma sonrası stres bozukluğu ve depresyon gibi ruhsal rahatsızlıklarla karşı karşıya kalındığını göstermektedir. Ruhsal travma ne kadar şiddetli yaşanmış ise ruhsal etkiler de o kadar fazla ve uzun süreli olur. Örneğin enkaz altında kalanlar kalmayanlara göre, yakınlarını kaybedenler kaybetmeyenlere göre daha fazla bu rahatsızlıkları geçirme ihtimaline sahiplerdir.

Deprem Sonrası Yaşam

Depremi yaşayan bireylerin duygusal olarak yeniden eskisi gibi olabilmeleri ve yaşamlarının kontrolünü tekrar kazanabilmeleri için toplumsal olarak bizlere düşen görevlerin en başında depremzedelerin yaşamlarının devamı için temel ihtiyaçlarını (barınma, yemek, giyim v.s.) karşılayabilmemizdir. Bu şekilde depremzedeler kendilerini güvende hissedebilir ve stresle başa çıkabilmeleri daha kolaylaşabilir. Uzun süreli kalıcı bir sosyal destek ağı kurulmalıdır. Yardımların özellikle sosyal yardımların depremden sonraki aylarda da devam etmesi, sosyal faaliyet alanlarının oluşturulması, iş imkanlarının sunulması bu felakete maruz kalmış bireylerin uzun dönemde travmanın üstesinden gelmelerini kolaylaştırabilir.

Deprem sonrası zorlu bir süreçtir. Bireylerin kendilerine gelmesi ve yaşamlarına eskisi gibi devam edebilmeleri için ilk önce kendilerine sabırlı olmaları gerekir. Depremi yaşayan diğer bireylerle dayanışma içerisinde olarak, sıkıntıları paylaşarak, benzer duygulara sahip oldukları için  zorluklara birlikte göğüs germeleri duygusal olarak yalnız olmadıklarını hissetmelerine sebep olabilir. Depremzedelerin deprem anını, o anda neler yaşadıklarını, neler hissettiklerini kendi kendilerine düşünmeleri, çevresindekilere bu anları sıklıkla anlatmaları ruhsal bir boşalıma neden olur. Bu da deprem anına yönelik duyarsızlaşmanın ortaya çıkmasını sağlar. Bizler çevremizde depremi yaşayan bireylere, o anları üzülseler bile sıklıkla anlatmalarına olanak sağlayabiliriz. Depremden kazanımlı çıkmak mümkündür ve böyle dehşet verici ve zorlu süreçleri olan bir felaketin ardından maddi olarak ve psikolojik olarak toparlanmak öz güvenlerinin güçlenmesini sağlayacaktır.


Merve Tunay Dünya | Klinik Psikolog


Bir cevap yazın