Çocukluk Yılları ve Dünyayı Anlama Çabası
Jean Piaget, 1896 yılında İsviçre’de hayata gözlerini açmıştır. Akademik ve entelektüel açıdan oldukça zengin bir aile ortamı içinde büyüyen Piaget, üniversitede Orta Çağ edebiyatı profesörü olarak görev yapan Arthur Piaget ile Rebecca Jackson çiftinin en büyük çocuğuydu. Bu ailevi arka plan, onun erken yaşta akademik düşünce yapısıyla tanışmasını sağladı.
Piaget, henüz küçük bir çocuk olduğu dönemlerden itibaren doğaya, canlılara ve bilime karşı muazzam bir ilgi, merak ve sevgi beslemeye başladı. Onun çocukluk ve gençlik yıllarının tamamı; aslında insan zekasının, canlıların ve organizmaların çevreye uyum sağlama yeteneğini gözlemlemekle, bu yeteneğin altındaki sırları anlamlandırmaya çalışmakla ve bu büyük bilmeceyi çözmekle geçti.
Bilişsel Dünyaya Giriş
Piaget’nin bilime olan tutkusu onu çok erken yaşta bir araştırmacı haline getirdi. Henüz 11 yaşındayken, doğada gözlemlediği albino bir serçe üzerine bilimsel bir makale kaleme aldı. Gözlem notu niteliğinde yazdığı bu makale (bir albino serçenin rengindeki anormalliği detaylı bir şekilde incelediği ve zooloji çevrelerinde adını duyurmasını sağlayan) onun bilim dünyasına resmi olarak attığı ilk adım oldu ve genç yaşta akademik çevrelerin dikkatini çekmesini sağladı.
Lise eğitimini başarıyla tamamladıktan sonra, doğduğu topraklarda bulunan Neuchâtel Üniversitesi’ne girdi. Burada doğa bilimleri üzerine yoğun bir eğitim alan Piaget, çalışmalarını başarıyla tamamlayarak doktora derecesini elde etti. Üniversite yıllarında ve bu eğitimin hemen ardından, kendisinin ilerleyen yıllarda “ergenlik dönemi çalışmaları” olarak adlandıracağı iki felsefi makale yayınladı. Bu iki makale, her ne kadar erken dönem çalışmaları olsa da genç araştırmacının genel düşünce yapısının yönelimi ve gelecekte inşa edeceği kuramsal temeller açısından çok büyük bir öneme sahipti.
Evliliği, Babalık Dönemi ve Kendi Çocukları Üzerindeki Gözlemleri
Akademik çalışmalarına hız kesmeden devam eden Piaget, 1923 yılında Valentine Châtenay ile hayatını birleştirerek evlendi. Bu evlilikten çiftin Jacqueline, Lucienne ve Laurent adını verdikleri üç çocukları dünyaya geldi. Bir bilim insanı olmasının yanı sıra bir baba olan Piaget için bu durum, eşsiz bir gözlem alanına dönüştü. Kendi çocuklarının zihinsel gelişim süreçlerini bebeklik dönemlerinden başlayarak dil ve öğrenme aşamalarına gelene kadar anbean, çok yakından ve büyük bir titizlikle inceledi.
Çocukları üzerinde yaptığı bu derinlemesine ve uzun süreli gözlemleri, onun insan zihnine bakışını kökten değiştirdi. Piaget bu süreçte, çocukların yetişkinlerden daha az şey bilmediğini, sadece dış dünyayı yetişkinlerden tamamen farklı bir mantık silsilesi ve düşünce yapısıyla algıladıklarını keşfetti.
Son Yılları
1969 yılında Jean Claude Bringuier ile gerçekleştirdiği derinlemesine bir röportajda hayat felsefesini ve bilime bakışını şu sözlerle özetlemiştir: “Yaşam ve zihinsel olan arasında, biyolojik olanla psikolojik olan arasında hiçbir sınır olmadığına inanıyorum. Bir organizmanın önceki deneyimlerini hesaba katıp yeni bir duruma uyum sağladığı an, psikolojiye çok benzer. Onun gözünde yaşam, biyoloji ve psikoloji bir bütün olarak sürekli bir uyum sağlama sürecinden ibaretti.
Neredeyse tüm ömrünü insan zihninin, zekanın ve çocukların dünyayı nasıl inşa ettiğinin araştırmalarına adayan Jean Piaget, uzun, yoğun ve üretken akademik kariyerinin sonuna doğru, 1980 yılında 84 yaşındayken bilişsel gelişim kuramı üzerindeki aktif çalışmalarını bıraktı. Aynı yıl olan 1980’de, geride insanlık ve psikoloji tarihi için devrim niteliğinde bir miras bırakarak hayatını kaybetti.